DERSİM İSYANI VE ABALI
Salı, 24 Kasım 2009 05:09

 

Hasan Kayıhan

   Onur Öymen, devletin topraklarını, yurttaşlarını ve egemenlik haklarını savunamayarak "açılım" girişimi adı altında teslimiyetçi bir tavır aldığı gerekçesiyle iktidarı eleştirirken, "yenilgiyi kabul ediyorum" diyemediği için gözyaşı edebiyatına soyunduğunu ve "analar ağlamasın" nakaratıyla Türk halkını bu onursuz sürece ortak etmeğe kalkıştığını vurgulamak amacıyla yakın tarihimizdeki acı olaylardan örnekler verdi. O arada Dersim isyanından da sözetti.

   Öymen, Türkçeyi iyi kullanan bir siyasetçidir. Gayet açık ve duru olan o konuşmasını ilk okuduğumda cümlelerinin  ruhunu, "eğer askerimiz (ve düşman askerleri) vurulup can vermesin, "anaları ağlamasın" mantığı ile Çanakkale savunmasını yapmasaydık, bugün belki de bir devletimiz olmayacaktı" biçiminde algıladım, aslında herkes de böyle anladı.

 

   Lâkin siyasetimize hâkim olan kısır döngü kaş yarıp göz çıkarma esasına dayandığı için bu konuda da maviler ve yeşiller  gizlendikleri kum torbalarının gerisinden  rastgele ateş açmakta gecikmediler. Bu vatana ait olmanın gurur ve şuuru bir yana, kendileriyle barışık yaşamayı bir türlü becerememiş bazı kişiler, birilerinin bilerek koparttığı bu gürültüye ellerine birer teneke alarak katılmak için adeta yarışa girdiler.

  Tarih boyunca emperyalist ülkelerin,  dünyanın dört bir yanında dil, din-mezhep ve milliyet farklılıklarını kaşıyarak, kendileri savaşmadan ülke insanlarını birbirleriyle dövüştürdüğünü ve zenginlik kaynaklarını ellerine geçirdiğini biliyoruz. Hiç bir zaman şuradaki madenleri istiyorum, oradaki petrole ulaşmalıyım, şu stratejik bölgeyi ele geçirmeliyim ya da falan devlet ileride bana zorluk çıkarabilir, biraz daha küçültmeli ve zayıflatmalıyım, düşüncesini telaffuz ettikleri görülmemiştir. Emelleri, hemen her zaman insancadır; vahşi Kızılderilileri ya da Zencileri medenileştirmek, falan ülkedeki filan zavallı azınlığın insanca yaşamasını sağlamak, dünya barışını tehdit eden filân yere demokrasi götürmek...

. Osmanlı'nın son yüzyılında ve Cumhuriyet döneminde çıkan isyanlar mâlûm. Her isyanın arkasında bir başka devlet gücünün sömürgeci emeli yatıyor. Sırp ve Bulgar dindaşlarını Müslüman Sultanlardan kurtarmak için silahlandırıp isyana teşvik eden, ardından Balkanlara giren Rusya'nın o dindaşlarına yaptığı da mâlûm... Büyük Ermenistan hayallerini gıdıklayarak Osmanlı Ermenilerini silâhlandıran aynı Rusya, kendi hükümranlık alanı içindeki Ermenistan'ı neredeyse Ermenisiz bir Ermenistan'a çevirdiği de mâlûm... İngiltere, Arapları   özgürlüklerini kazanmaları için mi Osmanlı'ya karşı kışkırttı? Aynı İmparotorluk Şeyh Said'i isyana yöneltmek için kulağına dini kaygılarını artıracak sözler mırıldıyordu ama gözlerini de Kerkük petrollerine dikmişti. Ne zamanki Türkler herjangi bir sebeple herhangi bir konuda direnmeğe kalkışsalar, karşılarına hemen yeni bir isyan hamlesi sürülmüştür.

  Burada akla şu soru gelebilir: İyi de artık dinlemekten gına getirdiğimiz "dış güçler" nasıl oluyor da isyana ya da ihanete hazır bunca malzeme bulabiliyorlar? Eğer bunu kapaklandıkları köşelerinde mavallar döktüren büyük düşünürlerimizden biri soruyorsa, hadi belki bilmiyordur demem, suratına iyi bir hain olduğunu haykırıveririm. Ve de eklerim,  daha iki hafta önce, bir Amerikan enstitüsünün Karadeniz'de lazca konuşanları tesbit ettirdiğini okumadın mı devekuşu derim? Türkiye'de sadece Almanya'nın desteklediği demografik çalışmalar yapan grup sayısı yüzü aşıyorsa, topunu siz hesaplayın... Aynı Almanya, daha bu yıl Türkçe konuşan bütün öğrencilere "gizli" birer zarf içinde "Alevi misin, Sunni misin," sorusunu niçin yöneltiyor ve bunu neden gizlilik prosedürüyle yapıyor?

Eğer deve kuşları başlarını kumdan çıkarır da iyi araştırırlarsa, geçen yüzyılda çıkan her isyanın ardından toprak kaybeden tek ülke olduğunu göreceklerdir: Osmanlı!..  Cumhuriyet'i kuran nesil o ihanetlerin sadece can acısını değil ıstırabını da birebir yaşadı. Dersim isyanı da bunlardan biridir.

 Ne var ki Türk milleti sızlanmayı pek sevmez. Tarih içinde onca acımız vardır, ama o acıyla ilgili en çok bir ya da iki ağıdımız. Benim aklıma şu an Yemen Türküsü'nden başkası gelmiyor. Kin tutmayı bilmeyiz. Belki de tez unutan bir milletiz. Yoksa bu özelliğimizi bilen birileri bize bizim unuttuklarımızı kendi arzuladıkları biçimde yeniden mi öğretiyorlar? O yüzden mi birilerinin kucağındaki aydınlarımız birilerinden özürler dileyip el ötek öpüyorlar? O yüzden mi atalarımızı  önceleri 300 bin iken açık artırmaya çıkarılmış gibi  son tokmaktan önce 1,5-2 milyona bağladıkları insanı öldürmekle suçluyorlar da  Mora'da, Girit'te, Balkanlarda yok edilen 3 milyon Türk insanını ağızlarına bile almıyorlar? 

  Son günlerde Onur Öymen'le bağlı olarak birilerinin Dersim İsyanı hakkında kabuk kaldırma "açılımcılarının"  meseleyi ne kadar tek yanlı aktarmaya  hevesli olduklarını, devletin umurunu gözetme görevi verilmiş başka birilerinin ise sanki devletten intikam alma hırsıyla bu tantanaya koşulduklarını ve ötekilerden daha çok nasıl feryat-u figana soyunduklarını görünce ilk hamlede gerçekten afalladım. Hani, Selçuklu dönemindeki Tuz isyanından PKK isyanına kadar bu tür kalkışmalar ve arka planları hakkında az çok bilgim olmasaydı da,  şu sıra yazılıp çizilenlere bakarak  bir değerlendirme yapmak zorunda kalsaydım, elime bir teneke de ben alırdım gibime geliyor. 

    Bu ne biçim sisleme, bu ne biçim tilkileşmektir böyle?

   Sağlıklı düşünebilen her insan, herhangi bir olayı değerlendirirken en basit bir mantık yürütme ile  ne, niçin, nasıl sorularına cevap arar. İyi de, "orada neler oldu," sorusuna bir Yecüc-Mecüc istilası anlatır gibi sadece  "masum insanlar öldürüldü," demek ve bunu kanlı sahnelerle aktarmak mıdır becerebildikleri? Bu mudur aydın sorumluluğu, bu mudur bilgilendirme namusu?  Meydanlarda nutuk çekenler mikrofonlara birer el bombasıymış gibi,  köşelerinde yazıya sıvananlar ellerindeki kaleme birer tüfekmiş gibi yapışmış, "abalıya" vurdukça vuruyorlar, neredeyse kalbini çıkarıp avuçlarından kan damlaya damlaya birilerine sunmaya sıvanacaklar. Yahu durun, siz kimsiniz de kimi kime, neden kurban etmeğe kalkışıyorsunuz? Durun hele, ortada kambur bir  miras mı var da başınızdan atmağa kalkışıyorsunuz?

Vah Abalı! Doğrusu senin bu kadar öksüz ve yetim kaldığını görmek fena halde canımı yakıyor.

Patrona Halil isyanını, Mora, Aznavur, Şeyh Said ya da Zeytin isyanının amaç ve sonuçlarını boşveriyorum şimdi, acaba biri çıkıp da bana söyleyebilir mi, "bizim Abalı" Dersim'de  karadan, havadan, denizden kırlara gül derlemeğe çıkmış insanlara mı saldırmış? Kerbela'ya başbakanımız da ağlıyor, ben de ağlıyorum. İnanç dedelerimin hem acısını hem adını taşıyorum. Ama biri bana söylemeli, Mustafa Kemal gibi biri oradakiler Evlad-ı Kerbelâ oldukları için mi ordu yürütmüş dağlarda? Oradakiler ahlâk ve faziletine, mertliğine ve bilgisine kurban olduğum Hazreti Ali taraftarı oldukları için mi manevi kızını tayyareye bindirip bomba attırmaya yollamış Koca Atatürk? El insaf yahu!..

Tamam, ben milletimi tanırım, gün yıllara uzandığında Köroğlu'nu da, Çakırcalı'yı da, Kamalı Zeybeği de artık eşkiya olarak görmez, basıp yaktıkları konakları, tutup kaçırdıkları kızları unutur onlara türkü bile yakar tutkun ve hayran.

İyi de, Abalı sen-ben değil miyiz, o olmayınca biz neyiz, eğer niyetimiz onu yoketmekse ne diye çekeceğiz birbirimizin nazını?  Tamam, dünyanın en azgın emperyalislerine karşı savaşmış, küller içinde kalmış bir vatan parçası üzerinde binbir güçlükle bağımsızlığını henüz kazanmış Abalı'nın eli, kolu onu hâlâ yere sermek için didinen düşmana fırsat vermeme kaygısıyla silahlanıp isyan eden, dağlara çekilip kurşun yağdıran kendi insanına sert davranmış olabilir, kabul, ama yer yüzünde hangi devlet daha farklı davranırdı? Hele bu coğrafyada devlet olmak zor iştir, devlet olarak kalmak ise daha çetindir; o çetinliktir ki,  Koca Kanuni'ye ağlaya ağlaya Mustafa gibi yiğit bir oğulu boğdurtmuş,  Yedikule'de kardeş çığlıklarını işittikçe gözyaşlarına boğulmakla beraber devlet-i ebed-müddetin bekaası hatırına Genç Osman'a kulaklarına ağaç tıpalar sokturtmuş, üzerine ordu yürütmek zorunda kaldığı kardeşi Cem Sultan'ın ardından Bayezıd gibi bir fatih oğlunu  "gülüm, gülüm," diye ağlatmıştır.

   Dersim dağlarında kendi başına ordu kuran, vergi toplayan, kendine asker yazan, devlet içinde devletlik taslayan, sağı solu basıp kan döken celaliye "eh, madem öyle analar ağlamasın,  kınan kutlu, beyliğin yurtlu olsun" demediği,  birer de tuğ, mehter ve sancak vernediği için mi bu devleti abalıya çeviriyorsunuz? Niyetiniz isyanın bastırılış biçimini mi eleştirmek yoksa niçin bastırıldığını mı?

  Vay benim garip devletim, senin adına bunları sormak ben gurbetteki oğluna mı kalacaktı?

  Bu topraklarda yaşanmış bütün sevinçler gibi acılar da hepimizindir; bedenen ve ruhen. Eğer bu devletin bir vatandaşı olma şuur ve emelindeysek, bunu böyle kabul etmek zorundayız. Anlık çıkarlar uğruna, göz çıkartma fırsatlarını kollayıp sırça köşkten başkalarının acılarına ağıtlanma numaralarıyla "secaat arzetmeye" kalkışmak hiç de samimi bir davranış değildir, hatalı bir tutumdur. Yok eğer beynimizin arka bahçelerinde başka tohumlar yeşertmek niyetindeysek,  Amerikan mandasını, İngiliz himayesini, Yunan esaretini reddeip  egemen bir devlet olabilmek için evlâtlarını kınalayıp cepheye yollayan anaları öne sürmeyelim, Nene Hatun kadar, Kara Fatma kadar erkek olalım ve kadınlarımızın arkasına saklanmayalım. Yok eğer kendimizle yüzleşmek istiyorsak, kara günümüz de oldu, ak günümüz de deyip akıllı uslu konuşmayı becerelim.

Unutulmamalıdır ki, tarihin kalemi kadar saynası da vardır; ve bu milletin anaları, başkalarının dikenli hülyâları için yağmur duasına çıkmazlar. Hem de Kandil'den inip inip evlâtlarının canını alan canileri göre göre...

 

 

www.hasan-kayıhan.com