UZAKTAKİ TÜRK’ÜN TÜRKİYE ALGISI
Pazartesi, 06 Ekim 2014 15:40

 “Gurbetci Türk” lafını oldum olası hiç içime sindiremedim...Bu lafı hep bize verilmek istenen arabesk kıvamında hafifletilmiş uyuşturucu olarak algıladım.  Tabi bunu söyleyenlerin kötü niyetli olmadıklarını da biliyorum; ama ben yine de dememekte kararlıyım ve “demeden ölürüm diye de bir kaygım yok!”

“Avrupalı Türkler” lafına gelince...Aslında bu sıfat sosyoloji mantığı  açısından daha uygun görünüyor. Neredeyse 60 yılını burada geçirmiş bir toplumu kimse artık “misafir işci” gibi eşantiyon sözcüklerle tanımlayamaz! Dar mahfillerde ben de bu kavramı kullanmaktan çekinmesemde, “açık alanlanlarda” bunu   tartışmaktan yanayım. Bu kavram birazcık şehirli kadının apartman balkonundan iple aşağı sarkıttığı sepete benziyor. Herkes bu sepetin içine bir şeyler atıyor ama, sepetin ipini tutanı da kimse tanımıyor! Aynı endişeyi “Avrupalı Müslüman” kavramı içinde duyabiliriz! Biz sepetin içine hangi meyveyi (anlamı) koyarsak koyalım, sonuçta sepetin tanımını ipi elinde tutan yapacaktır: Bu sepet portakal sepeti mi, yoksa turp sepeti mi?..

 

Birde  “Dış Türkler” kavramı var...Ne gizleyeyim, içimden geçen tam da bu! Bu kavramın tanımı  “bizim” tarafımızdan yapıldığı için bir endişeye de mahal yok! Peki, sıkıntı ne? Sıkıntı şu: “Dış Türkler” kavramının hamuru çile çekmiş ve bedel ödenmiş insanların kanı ve gözyaşıyla yoğrulmuştur. Ben ne zaman “Dış Türk” sözünü duysam, hemen zihnimde, kalpağı ve kadifemsi sesiyle  ağır ağır konuşan Mustafa Cemiloğlu canlanır...Kısacası, bu kavram üzerinde oturmayı ne kadar hak ediyoruz, tartışılır...

 

Bütün bunları yazdıktan sonra “ Geriye ne kaldı?” dendiğini duyar gibiyim.

Kendimizi tarif bazında bazen bende daralmıyor değilim.  Peyami Safa’nın bir makalesinde  makaraya aldığı şu dizeler halimizi belki daha iyi açıklıyor: “Balım diyemem artık sana/ Balda çünkü tad bozuldu/ Şekerimsin hiç diyemem/ Şeker odundan da yapıldı/ Gülüm desem olur amma/ Gülede hiç benzemiyorsun ki...”

 

Peki, gelelim can alıcı soruya; “Uzaktaki Türk Türkiye’yi nasıl görüyor?”

Elcevap:

Vallahi Şahane görüyor!..

Bu kestirme cevaptan sonra bazı şeyleri açıklayıp gerekirse soruya yeniden döneriz.  

Öncelikle benim “Avrupa’daki biz Türkler” diye söze başlayıp sonra da kendi marjinal  grubunun görüşlerini pazarlayanlardan birisi olmadığımın bilinmesini isterim. İsteyen düşüncelerime katılır, istemeyen de yine bildiğini okur. Zaten yazının başlık cümlesinin öznesini  çoğul kullanmayışımın nedeni  bundandır: “Türkler” değil, “Türk!”

Yani, benimki biraz “Mektup yazdım Hasan’a/ Ha Hasan’a ha sana” kabilinden  Karakoç’a öykünme  durumu...

 

Bakın laf lafı açınca akla da başka şeyler geliyor; ben aslında bu ay sizlere farklı bir konuyu yazmayı tasarlıyordum. Yazının başlığını bile belirlemiştim:”Kaleler ve Kuleler...” Yukarıda Hasan ismi geçince hatırlayıverdim birden; bir ara “Hasanlar ve Hasımlar” başlığını bile düşünmüştüm de sevdiğim Hasanları hatırlayınca vazgeçtim:  Tarihteki duruşuyla gençlik yıllarımızda bizlere hep dinamizim kaynağı olmuş Tiryaki Hasan Paşa, meselâ... Meselâ, ortayaşlarımıza doğru ilerlerken İslâmı doğru öğrenme isteklerimizin karşılığını bulduğumuz İhvan’ın kurucu lideri Hasan el Benna...Ve başka Hasanlar...

 

Bu “Hasan” meselesine başkalarıda kafayı takmış...Adam hem solcu, hem “aydın”mış...Üstüne üstlük bir de  CHP’y i destekleyen bir kanalın üst yöneticisiymiş...Hükümeti eleştirirken; bunlar İslamcı, bunlar İhvancı dedikten sonra “Bakın, bu İhvan’ın kurucusu Hasan el Benna var ya... O herif 11.yüzyılın ortalarında Alamut Dağı’nda yaşamış bir haşhaşi” diye söze başlamış...Ben bunu duyunca Nasrettin Hoca’nın “Çocuk akıllı” sözünü hatırlayıp çokca güldüm...Hikaye bu ya; merhum Hoca’nın salakca bir oğlu varmış. Hoca’nın arkadaşlarından biri, çocuğa patlıcanı göstererek  “Bu nedir?” diye sormuş...Çocuk, “Gözü açılmamış sığırcık yavrusu” cevabını verince adam gayrı ıhtiyari Hoca’ya bakmış.  Hoca’da, “Bana bakma, vallahi ben öğretmedim; çocuk çok zeki, kendisi bildi” demiş...

 

Gülmeyin...Onların daha da büyük üstadlarından biri 1980’lerin ortalarında aynen şunları yazmıştı: “Abdülkadir Geylani ile Şahı Nakşıbendi, geçtiğimiz haftalardan birinde bir Avrupa şehrinde buluşarak irticai eylem planlarını görüştüler.”

Görüyorsunuz, Türkiye’de en kolay şey komedi yazarı olmak...Daha doğrusu komedi yazmaya gerek yok, komik durumları yazsanız yeter...

 

Geçen haftalar eski bir arkadaşla karşılaştım. Seksen öncesi yıllarda  kendisiyle omuz omuza “Kahrolsun kominizm”diye çok bağırmışlığımız olan bir arkadaş. Hal hatırdan sonra o da yukarıdaki soruyu sordu: “Türkiye’yi nasıl görüyorsun?”

Ona da yukarıdaki gibi “Harika!” cevabını verdim. Arkadaş, “Ulan, ne harikası! Bu Hükümet ülkeyi satıyor!”diye gürledi. Eh...Bende “Hoca’nın  salak oğlu” numarasına yatıp dedim ki: “Artık alış verişte de kimseye  güven kalmamış...Paralelcilere sattık, taksitleri ödemek bir yana, satış  için ödedikleri işlem parasını bile maliyedeki memurdan “himmet”diye geri almışlar...Onlara satmaktan vazgeçildi. Kürtler de, ‘Bizim devletten çok alacağümız var, faili meçhullerin tazminatlarına sayıverin’ diye mızıkcılık yapıyor; yani zor gidiyor bu satış işi” dedim...

 “Satarsınız satarsınız”diye homurdanarak ayrılırken, “Dur bi dakka!” diye seslendim ve “Tahkim yasası” hangi Hükümet zamanında çıktı?” diye sordum.

“Tahkim de ne lan!” dedi.

 Bende:
”Gözü açılmadık sığırcık yavrusu” dedim ve ayrıldık...

 

Daha sonra  bu “Hasanlar ve Hasımlar”konusunun karmaşık bir konu olduğunu düşündüm. Doğru...Hasan Sabbah’a çok kızıyordum. O ki; Büüyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ı ve tarihimizin   ilk “Bilge Kralı”  Nizamülmülk’ü şehit etmekle kalmamış, İslamı islamdışı gayeler uğruna kullananların öncülerinden olmuştu!. Siz bana kızmayın ama, ben Uzun Hasan’a da çok kızıyordum...Kendisi Oğuz’un Bayat Boyu’ndan olmasına rağmen Kayı’nın Fatih’ine zorluklar çıkartıp duruyordu... Ondan önce  Karamanoğlu’da tabir yerindeyse I. Murat’a kan kusturmuştu... Ne zaman Batı’ya sefere çıksa, daha Trakya’ya varmadan Bursa’yı kuşatıyordu...Kısacası, Alamutlu Hasan’ı kötü modellemişlerdi:  “Perslik elden gidiyor” düşüncesi Seyduna’nın gizli inancı iken; Karamanoğlu ve Uzun Hasan’da “Türklük elden gidiyor” açık bir slogana dönüşmüştü...   Fatih, gerçek niyeti çok iyi bildiği için Otlukbeli’de Uzun Hasan’ı bertaraf ettikten sonra paraların üstüne Kayı’nın armasını koyarak kötü niyete papuç bırakmadığını gösterdi!..1.Murat’ta, belayı def etmek için kendi kız kardeşiyle evlenmesine bile müsade ettiği Karamamoğlu’nun hâlâ ısrarından vaygeçmediğini anlayınca, çözümü, sefere çıkmadan önce  onu  zindana kapatmakta buldu!..

 

Fatih’in ölümünden sonra da bir başka “Karamanoğlu” hikayesi daha var ama ona çok kısa temas ederek geçelim: Kardeşi Bayazit’e karşı Yenişehir Ovası’nda yenilen Cem Sultan, kaçaçak yol ararken Karamanoğlu Rüstem Paşa’nın rehberliğine sığınır...O da onu, o zaman bizim olmayan Bodrum Kalesi’ne “misafir” gönderir...Oradan  Rodos şovalyelerinin eline düşen Cem sultan’ı daha sonra Fransa ve Vatikan Osmanlı’ya karşı tepe tepe kullanır!..Yani; Alamut Kalesi’nden Selçuklu’ya karşı başlatılan mücadele, Bodrum Kalesi’nde Osmnlı’yı durdurma projesine dönüşür...

 

Modern zamanların Seyduna’larına gelince... ”Kaleler”in ardına saklanarak bu işin  artık yürümeyeceğini anlayınca “Kuleler”in gölgesine sığınma ihtiyacı duyuyor ve  Cumhuriyet Türkiyesi’ne karşı yürütülecek mücadeleyi “Kuleler”in gölgesinde yapmaya karar veriyorlar!..

 

Tarih gerçekten tekerrür ediyor...

Ama her yönüyle tekerrür ediyor...

Kaleler Kulelere dönüşüyor, Hasanlar ve hasımlar isim değiştiriyor...

Ama...Bütün iftira ve karalamalara rağmen Melikşah’ın, Tayyip Erdoğan; Nizamülmülk’ün de Ahmet Davutoğlu olarak tarihin bu günkü karesinde yeniden  tecessüm etmesini  kimse engelliyemiyor!

Ve onlar Müslüman Türk’ün geçiktirilmiş sözünü daleverecilerin  yüzlerine haykırarak işe başlıyor:

 “Dünya beşten büyüktür!”

 

 Türkiye, uzaktaki Türk’e gerçekten güzel gözüküyor...

 

Hidayet Kayaalp